20 Mart 2012 Salı

Balık Çorbası ve Datça keyfi...:) yine...

Birden Datça'ya gidebileceğimiz ortaya çıktı.. Annemin ilaçlarını ablam veririm deyince bir gecemiz serbest kaldı ve ilk aklıma gelen sevgili arkadaşlarımız Demet ve Barbaros'la Datça da buluşabileceğimiz oldu.. Ama bir pasta teslimimiz vardı. Naapsak ne etsek derken pastayı saat 13 te teslim ettik ve dosdoğru yola çıktık.. Saat 17 30 da Datça'daydık. İlk yaptığımız koşarak pazara gitmekti. Hemen her zamanki amcadan yer fıstığımızı ve susamımızı aldık. Badem için çarşıya gitmek lazım.. Ama önce balıkçı kontrol edilmeli.. Balıkçıda gözlerimize inanamadık koskoca bir lagos bize bakıyor.. Sonra tartılınca ortaya çıktı ki kendileri 5 kilo 800 grammış. Koyacak yer bulamadığımız için almadık ama balığa göz koyduk.:) Gidip bademlerimizi aldık sonra her zamanki otelimize yerleştik. Demet ve Barbaros, Dalaman havaalanına gelecekler ve oradan Emecik köyüne gelmeleri gece yarılarını bulacağı için biraz keyfimize baktık..

Datça'da çok fazla sokakta yaşayan cins köpek var. Sanırım alıp bakamayacaklarını anlayınca sokağa bırakıyorlar. Müthişler ve sevgiye açlar.. neredeyse bütün köpüşleri sevdik ama biriyle aşk yaşadım..:)

nasıl da sakin, nasıl da yumuşak tüylü,nasıl da temiz..

Bana dayandı, benden destek aldı, sanki beni de götür der gibi..

Gece Ilıkkan ailesiyle buluşup, Zehra ve Aslan Kahraman'lara gittik. Elimizde %70 kakaolu bir kutu çikolata ve bize gönderdikleri keçi boynuzu unu ile yapılmış yaban mersinli, üzümlü, tam buğday unlu kurabiyelerimizle... Yoldan gelenlere iyi geldi sanki..

Salep hanımla Barbaros biraz aşk yaşadı..

Evin minik kedisi Salep 6 aylık bile olmadan hamile kalmış. Umarım sağlıkla bebişlerini doğurur.. Sohbet gecenin yarısını çok geçene kadar devam etti. Sabah erken kalkılıp kahvaltıya gelineceği için biz Datça'daki otelimize geri döndük. Sabah dosdoğru balıkçıya gittik. Balıkçı arkadaşı 1 saat kadar bekledik. Küçük yerleri seviyorum. Adam gelmiş, dükkanı açmış, anahtarı kapının üzerinde bırakmış, balık almaya gitmiş. Al git balığı kimse birşey demeyecek..Balığımızı temizlediler, yoldaki fırından tam buğday ekmeğimizi, tansaştan organik tam buğday unumuzu ve mayamızı aldık ve kahvaltının sonuna yetiştik..

Balığımız temizleniyor..

Peynir dışındaki herşeyin evde yapıldığı bir kahvaltıdan sonra özlemler giderilmeye devam etti.. Ben bir ara (kaşla göz arasında) ekmeği mayaladım. Akşam üzeri balığın yanında taze sıcak çapati yemek hoş olur diye düşünmüştüm.

Zehra ve ben nereye mi bakıyoruz??

Masanın altında yaşayıp her daim aç olan ve duygu sömürüsü yapan Poyraz'a bakıyoruz tabii ki..

Sonunda gelen baharla birlikte her yerden fışkırmış çiçekler, bademler, marullar, maydonozlar inanılmazdı.. Soluğu deniz kıyısında aldık. Uzuun bir yürüyüş yaptık.
Deniz de nasıl yüzülesiydi..

Balığı pişirmek uzun sürebilir diye  eve geri döndük. Ekmeğimiz mayalanmıştı.. Balıkla hatıra fotoğrafları çekildikten sonra Atilla, balığa girişti. Balığın başını ve yanaklarını bize verdi. Koskoca bir tencereye su ve balık kafasını, yanaklarını koyduk. İçine bir avuç tane karabiber, 4 küçük dörde bölünmüş soğan, 2 halka halka doğranmış havuç, 1 limon suyu, limonun kabukları, birazcık zeytinyağı, 4 tane taze koparılmış defne yaprağı ve deniz tuzu ekleyip ateşe koyduk. Kaynamaya bıraktık.

Barbaros'un tuttuğu (!) :P 100 kiloluk lagos..

Ekmekleri küçük küçük yuvarlaklar haline getirip sonra da 4-5 mm kalınlığında açıp teflon tavada pişirmeye başladık. Atilla dışarıda lagosu şiş haline getirip, bir lagos, bir defne şeklinde şişe dizmekteydi.
Çok çalıştı çookk..


Balık çorbasında havuçlar piştikten, suyun balıkla bütünleşmesi için biraz daha bekledik.Balığın suyunu başka bir tencereye süzdük. Balığı elimiz yana yana ayıkladık, balığın süzdüğümüz suyunun içine ekledik. Biraz daha limon ve tuz ekledik. Tekrar ateşe koyduk kaynamasını beklerken bir buket :) maydanozu hafifçe kıyarak ekledik. Bir taşım daha kaynadı ve işte hazıırr..

ee Candan da sofrayı kurdu, servis yaptı..

Keyifli sohbetler, güzel dostlarla sıcak sıcak açık havada, güneşin batmadan önceki son ışıltıları içinde çorbamızı içtik ve lagos şişlerimizi yedik.

Sizi seviyorum dostlarım..

Hayat dostlarla güzel... Güzellikleri tatlandırmanın bir yolu da güzel sofralardan geçiyor..

Afiyet olsun, hep sağlıkla, hep mutlu kalın..

11 Mart 2012 Pazar

Çorbaaa....


Yok, tamam anladım artık bu yıl kış bitmeyecek... Ne kış bitecek, ne kar, ne yağmur, ne de grip, öksürük, nezle...

Bu yıl geçirdiğim gribi 20 yıldır geçirmemiştim. Neyse iyileştik derken bir öksürük musallat oldu.. Kurtul kurtulabilirsen.. Tam geçti derken bugün Gümüldür'de tahminlerin ötesinde soğukla karşılaşınca yine başladı.. Eve gelir gelmez ne yaptım dersiniz? Tabii ki çoorbaa.... Hem de sadece 10 dakikada..

Gümüldür'de ev kapalı kaldığı için çoook soğuktu.. Evin akarı kokarı var mı diye baktık, balkon ve terasları yıkadık temizledik.. Sarmaşıklarımızı budadık, sonra çay yaptık, kahve yaptık, ıvır zıvırlarla yedik.. Menderes'ten aldığımız tam buğday ekmeği ve kars kaşar peyniri ile karnımızı doyurduk..


Yağmur yağmaya başlayınca yazlıkta bulduğumuz şemsiyeleri kapıp deniz kıyısında yürüdük biraz.. Ama ben üşüyünce döndük..

Annem annem..:)

Gelelim çorbamıza..
Çorbamızın adı,  Zekiye Hanım Çorbası.. Zekiye Hanım, yeğenim Ece’ye bakan pek becerikli bir hanımdı. Çok ta güzel yemek yapardı. Zekiye Hanım çorbası, terbiyeli arpa şehriye çorbasından başka bir şey değil. Ama çook kolay ve çoook lezzetli..

Malzemelerimiz;

Arpa şehriye
1 yumurta
Sızma zeytinyağı
Yarım limon suyu
Tuz
Karabiber

Yapılışına gelince; bir orta boy tencereye 1 tahta kaşık dolusu veya yarım çay bardağı kadar sızma zeytinyağını koyup ateşe oturtun. İçine bütün çorba için kullanacağınız 1/3 paket arpa şehriyenin yarısını koyun. (iki kişilik bir ölçü bu..) Çevire çevire kavurun. Başından ayrılmayın hemen yanar, süprizlidir..:) rengi dönmeye başladığında içine su ekleyin, mesela 2 su bardağı kadar su yeterli. Üzülmeyin çok sulu olursa kaynatırsınız, az sulu olursa da su ilave edersiniz. Dert değil yani..:) Tencerenizin kapağını kapatın, başından çok ayrılmadan, yani gözünüzün ucuyla kontrol ederek kaynamasını bekleyin. Kaynayınca içine kalan arpa şehriyeyi ekleyin, tuzunuzu  ve azıcık ta karabiberinizi koyun. Ağzını tam kapatmadan kapağı yerleştirin ve ara ara karıştırarak arpa şehriyenin pişmesini bekleyin. Yaklaşık 8-9 dakika yetecektir. Ateşiniz de orta hararette olsun. Şehriyenin pişmesine yakın, yumurtanızın sarısıyla beyazını ayırın.


Ayrılmış yumurta sarısı ve limon suyu..


Önce yumurta çırpılacak, daha sonra limon suyu eklenecek.. eklenirken de çırpılmaya devam edilecek..

 Beyaz hiç kalmasın. Yoksa, pişer ve çorbanın içinde beyaz beyaz yüzer ve benim gibi bir çocuğunuz varsa çorbayı içmemek için bu beyazları bahane edebilir. Yumurtanın sarısını güzelce çırpın, içine azar azar limon suyunu ekleyerek çırpmaya devam edin. Daha sonra bu karışımın içine çorbanın suyundan bir kaşık ekleyin, böylece yumurtanızın kesilmesini engellemiş, biraz ılıtmış olursunuz. Daha sonra azıcık yumurtalı, limonlu karışımı çorbaya koyun. İkisini birbirine tanıştırdıktan sonra bütün yumurtayı içine ekleyin. Karıştırın. 2 dakika daha pişmesini bekleyin.. Yaşasıınnn çorbamız hazır.. Üzerine acıbiber mi serpersiniz, ince ince maydonoz mu doğrarsınız, yoksa benim gibi sade mi seversiniz onu bilemem ama az malzeme ile muhteşem bir çorba oluyor..

Afiyet Olsun..


29 Şubat 2012 Çarşamba

Taze Tereyağı Yapıyoruz....

Uzunca bir süre sonra sizlerle birlikteyim...   Hastalıklar, gelenler, gidenler, işler, güçler, güç gelenler, güç gidenler.... kısacası yoğunduk ...

Artık bloğuma yazmayı özledim dedim bugün Atillamuya.. Boştuk ta bugün.. haydi hep aklımızda olan birşeyi yapalım dedik.. vee TEREYAĞI YAPTIK... vallahi de billahi de yaptık..:)))


Benim bu katkı maddelerine olan düşmanlığım sonunda kendi tereyağımızı yapmaya kadar vardı anlayacağınız. Satın aldığımız bütün kremaların üzerlerinde süt yağı yazısının yanında bir takım rakamlar vardı. Yani, bayatlamasın diye bazı koruyucular eklemişler. Büyük bir hayal kırıklığı yaşandı tabii.. veee azmin elinden yine uçanla kaçan kurtuldu.. Üzerinde sadece süt kreması yazan krema PINAR marka taze kremaydı. Pınar krema açıldıktan sonra 2 gün içinde bozulmasına karşın, diğer kremalar 1 hafta kadar dayanıyordu. Nedenini araştırırken koruyucularla tanıştık. :( Aynı şekilde tereyağların üzerlerinde de bazı katkılar görüyorduk. Biz de Pınar marka kremadan tereyağı yapmaya karar verdik. Üstelik çok kolay oldu..

Kremadaki yağı katı hale getirmek için çırpmamız gerektiğini biliyorduk da, neyle çırpalım ona karar veremedik. Önce blendera koyduk. Krem şanti kıvamına geldi, baktık kesilmiyor, canımız, ciğerimiz, mutfağımızın merkezi KİTCHENAİD miksera aktardık. Başladık çırpmaya.. çırptık.. çırptık.. yani kitchenaid çırptı, çırptı.. :) biraz pütür pütür oldu.. biraz sulandı... merakla başında beklerken fotoğraf çekmeyi unuttuk. Sonra aniden ses değişti bir baktık ki çırpıcı ucun içinde bizim güzel tereyağı...:)) heyoo oldu işte.. ama tadı nasıl acaba diye de meraktan ölüyoruz.. Bir de fireyi merak ediyoruz. Hemen süzdük. Arta kalan su, yani pardon bir çeşit süt çünkü çok lezzetli başka birşeyde kullanılmak üzere tadıldı ve saklandı. Ortaya çıkan tereyağımızı tarttık.. 400 gr kremadan 200 gr tereyağı elde etmişiz. Yani % 50 fire. Az değil. Peki lezzeti?? ben tereyağını yağlı kağıda alıp, elimi sürmeden kağıtla biraz sıkıştırdım. Biraz daha su çıktı. Hemen bir dilim ekmek kızarttık, tereyağımızı ekmeğimize sürdük.. Bu güne kadar yediğim en TAZE, en LEZZETLİ  ve KATKISIZ tereyağını yapmış olduk..


Haydi hemen sizde deneyin.. Çok güzel oluyor, yok ben yapmam diyorsanız, biz sizin için de yaparız, çünkü bundan sonra tereyağımızı kendimiz yapacağız....

ÇOK LEZZETLİ VE ÇOOOK TAZEEEE....

8 Ocak 2012 Pazar

Sonunda ayva ile yemek yaptım...

Yıllardır hep tariflerde görürüm, ayva ile yapılan et yemekleri hep ilgimi çeker.. Yarın yapacağımız ayvalı biscottiler için aldığımız ayvayı görünce yemeğin içine havuç koymaktan vazgeçtim. Bir parça incik aldık. İnciği yıkadım, döküm tencerenin içerisine yerleştirdim.


Bir tane ayvayı lokmalık parçalar halinde kestim ama elbette önce kabuğunu soydum. Datça'da Demet'lerin ve Zehra'ların tarlasından topladığımız domateslerden 2 tane yeşilinden, 2 tane de pembelerinden seçtim. Yeşilleri yine lokmalık halde kesip tencereye ilave ettim.



 Tuz, tane karabiber, biraz da iri çekilmiş karabiber ve zeytinyağı ekledim. Azıcık ta su koydum. Ayva pek sulu çıkmadı çünkü. Bir sarımsağı ve bir soğanı da iri iri doğrayıp ekledim. Sarımsağı doğramadım bile.. Bıcağın yanıyla ezdim ve ekledim.




Hepsini karıştırdım. Niyetim ocakta pişirmekti. Ama evde alüminyum folyo kalmamış. Tencerenin ağzını kapatmak lazım... ee neyle yapılacak???? Bir tv programında gördüğüm hamur geldi aklıma. Hemen un ve su ile sade bir hamur yaptım. Hamuru önce elimle yuvarlayarak uzun silindir haline getirdim, sonra da merdane ile açtım ve tencerenin ağzının kenarına kapattım. Ama artık ocakta pişiremezdim. Hemen fırın 180 dereceye ayarlanarak yaktım. Tencere de ısınmasını bile beklemeden fırına koydum.




Bu arada diğer pembe domatesler küçük küçük doğradım. Bir tencereye koydum, 2 yemek kaşığı kadar zeytinyağı ekledim, orta ateşte pişmek üzere ocağın üzerine koydum. Başka bir yerde 1 su bardağı pirinç yıkadım ve süzdüm. Domatesler pişince (hatta biraz ölünce :)) ) içerisine 1.5 bardak su koydum. Su kaynayınca pirinçlerimi ilave ettim, altını kıstım, kapağını kapattım ve saatimi 10 dk. ya kurdum. 10 dk sonra pilavımın üzeri gözgöz olmuştu. Altını kapattım, üzerine kağıt havlu koyup kapağı tekrar kapatıp demlenmesini bekledim. Böylece etin yanına yiyeceğimiz pilavımız (hemde kendimizin pembeleştirdiği domatesli) et pişene kadar demlenecek ve dinlenecekti.



İki saat sonra fırından eti çıkardık. Kenarındaki hamuru kırdık. İçinden muhteşem bir yemek çıktı. Kendi buharında pişmiş domatesler, ayvalar ve tabii ki incik...
Değişik iki lezzet.. denemenizi öneririm. Afiyet olsun..



13 Aralık 2011 Salı

Muhteşem haftasonu...

Geçen günler çok yoğundu. Hem mimarlık işleri hem ipeksi tatlar çok yoğundu. Bir yandan üç doktor arkadaşımın açacağı kliniği yetiştirirken, bir yandan da yeni tatlar yaratıyor, diğer yandan da eski tatları yeni dostlara tattırmaya uğraşırken, araya annemin de tansiyon vs doktorluk işleri girince migrenim 3 yıllık atağını yaptı ve beni yerden yere vurdu.. Baş dönmesi maceramız yeniden başladı. Neyse, bu kadar hastalık, iş, güç derken yorgunluğumuz en yüksek haline ulaştı. İmdadımıza Demet ve Barbaros yetişti. Datça'da yerleşme çabaları sürerken aralıklarla İstanbul'dan Datça'ya kaçıyorlar.. Kaçarken bize de haber verdiler veee bütün işlerimizi ayarlayarak cumartesi sabahı Datça'ya doğru yola çıktık. Onlar gece varacakları için gündüzümüz bizimdi. Cumartesi günü Datça'nın pazarı. Önümüzde de yılbaşı çikolataları var eh bu durum değerlendirilmez mi? Datça'ya varır varmaz önce Zekeriya sofrasında güzelce yemeğimizi yedik. Sonra da pazara daldık. Pazarda ilk gördüğümüz taptaze barbun balıklarıydı. Ama bir sorunumuz vardı, balığı nerede pişirecektik???? balığı almadan geçtik. Pazardan, fıstık ve mandalina aldık. Kooperatifleri dolaşarak Sıra bademi mi, ak badem mi yoksa nurlu badem mi alsak diye karar vermeye çalıştık ve elbette nurlu badem denen bademden ve yerel ak bademden aldık.. Pazardaki dil muhteşemdi. Satıcılar köylü teyzeler ve amcalardı. Çok sıcak insanlar...

Burukule :))))


Domatizzz ..:))


Bademler, incirler, fasulyeler..

Deniz dümdüz, pırıl pırıldı. Denize karşı güzeeel bir kahve içip gevşedik. Bir sürü kedi sevdik. Ardından da kalacak yerimizi ayarlayalım dedik. En iyi gibi duran otele yer var mı dedik, sadece apart bir odaları kalmış. Hehehe birden bizim bir mutfağımız oldu. Bunun farkına vardığımızda güle oynaya odamızı tuttuk. Odamız deniz manzaralı, bir oda, bir salon, bir MUTFAK  ve bir banyodan oluşuyordu. Odaya yerleşir yerleşmez hemen pazara geri döndük.

Deniz görünce deli kadın naapar??? yeeeeeaaayy diye zıplar.. :))
Benden hangi kedi kurtulmuş acaba?

Nazlı'nın en bi birinci kedisi, benim aşkım Banji'nin kuzeniyle karşılaştık..:))

Balığımızı ve salata malzemelerimizi aldık. Böylece mutfaktan çıktığımız bir hafta sonu da yine mutfaktaydık. Balığımız ve şarabımız pek güzeldi. Gece yarısı Demet ve Barbaros ile buluştuk. Onlar bizi dostları Zehra ve Aslan'la tanıştırdılar. Zehralarda Şaşkın, Poyraz ve Saleple tanıştık. Rozi hanım, lütfedip gelmedi yanımıza.. Bize daha önce gönderdikleri keçiboynuzu unuyla yaptığımız kurabiyelerden götürmüştük. Gece atıştırması oldu.

Keyifli bir iki saatten sonra otelimize dönüp, kafayı yastığa koyar koymaz uyumuşuz. Sabah Atilla, o günün yemeği için balıkçılara gitmek üzere erkenden çıktı. Yine barbun bulmuş. Tazecik..

Aslan'ın kaktüsleri...

Çevremizde Poyraz ve Şaşkın...

Kahvaltı sonrası keyif.. Gözüme batan bişi nedeniyle güneşten korunayım diye güneşe ve manzaraya arkamı döndürdüler..:(

Bizim misafir perver ekiple buluştuk. Muhteşem bir kahvaltı yaptık. Üzerine en yakın karayolunun 10-15 km mesafede olduğu tarla ve bahçelerine gittik. Passion fruittan, kabağa, zeytinden, papayaya herşey ekmişler. Henüz hepsi bebek. Ama 2 yıl sonra muhteşem olacaklar. Biber, patlıcan, turşuluk domates topladık. Tatlı kabaklarımızı da aldıktan sonra yukarı bahçeye çıktık. Esas muzlarımız buradaydı. Atilla muzu görür görmez muz yapraklarından kesmeye başladı. Sonra da bir hevenk muz kestik. Henüz yemyeşil ama 1 hafta sonra sararmaya sonra da tatlanmaya başlayacakmış. Yeni yılda tatlı muzlarımız olacak yani..:))

Papaya bitkisi ...

Son biberler, patlıcanlar ve yeşil domatesler tek tek toplanıyor..

Acıkınca eve geri döndük, ısırgan ve radikadan labne peyniriyle birlikte muhteşem bir kavurma pişirdi Zehra. Aslan, mangalı yaktı, ben havuç salatası yaptım, Demet kavurmaya yardım etti. Atilla muz yapraklarının içine balıkları koydu ve sardı. Barbaros, Atillaya yardım etti. Böylece muhteşem bir soframız oldu.

Muzun içerisine sarılmayı bekleyen barbun balığımız.. soğan, sarımsak ve zeytinyağı ile tatlandırılmış..

Sayın Profesörümüz Barbarosumuz mangal sorumlusu oldu..

Salep hanım, güneşe Zehra'nın kucağında çıkıyor.. Şaşkın dan pek korkuyor..

Sohbete dur durak yok..

Bütün kılçıkları ve kafaları Poyraz ve Şaşkın yedi. Hava lokum gibiydi, sohbet sofradan tatlıydı. Ama biz ayrılmak zorundaydık... Bütün (eski ve yeni) dostlarımızı öptük, vedalaştık..

Muhteşem bir haftasonuydu. Dinlenmiş ve enerjik bir şekilde yeni haftaya başladık.. Keşke her haftasonumuz böyle olsa........

Sizin de benim gibi dostlarınızın olması dileğiyle, sağlık ve tatla kalın...

4 Aralık 2011 Pazar

Çok sağlıklı bir akşam yemeği..

Herhalde anlamayan kalmamıştır, yemek yapma, yaratma  faslı bizim evde pazar gününe denk geliyor. Diğer günler büro/mutfakta pasta, çikolata, kurabiye, atıştırmalık yapıp durduğumuzdan yemek yaratma anca pazar gününe kalıyor..

Bugün kepekli pilavlık bulgurla domatesli pilav ve kabaklı, havuçlu, tavuk yaptık. Tek tabakta protein, vitamin, karbonhitrat...

Üstelik hazırlaması da yarım saat bile sürmedi. Jamie gibi oldum.. :)))

İki yemeği aynı anda hazırlamasını da anlatacağım. Zamandan nasıl tasarruf ettiğimi göreceksiniz. Bu diğer bütün yemekler için de geçerli. Örneğin, iki yemekte de soğan var. Bir defada iki yemeğin soğanını, sarımsağını doğruyorum. Doğrama tahtası bir kere kirleniyor. Soğanlar kavrulurken domatesleri doğruyorum filan.. Şimdi en başından başlıyorum.

Gerekli malzemelerimiz;

1 tavuk göğsü
3 küçük kabak (dolmalık gibi kocaman değil, girit kabağı da kullanılabilir çok ta lezzetli olur o zaman 4-5 tane kullanmalısınız.
2 soğan
1 bardak kepekli pilavlık bulgur
2 diş sarımsak
dereotu
küçük salkım domates veya normal domateslerden 2 tane.
küçük havuç, bulamazsanız bildiğiniz havucu jülyen doğrayabilirsiniz. Yani ince uzun..:))
zeytinyağı
elbette tuz, karabiber...

İlk önce her iki tencerenizi de ocağa koyuyorsunuz. Soğanların bir tanesini küçük küçük doğradıktan sonra tencerelerin altını yakıp içlerine zeytinyağı koyuyorsunuz. Miktarı size bağlı ama yarım çay bardağı her biri için yeterli olur. Ben çok yağlı yemek sevmiyorum. Diğer soğanı da doğradıktan sonra sıcak yağların içine birer soğanı koyuyorsunuz. Yani bir soğan pilav, bir soğan tavuk yemeği için. Hemen sarımsakları da soyuyor ve soğanların yanına birer tane olarak ekliyorsunuz. Arada soğanı karıştırın yanmasın. Ateşler orta ateş olacak. Siz bir yandan minik havuçlarınızı ayıklayın. Kesmeden hızlıca soğanların arasına ekleyin. Siz havuçları ekleyene kadar soğanlar kavrulmuş olur. Zaten rengi değişsin istemiyoruz. Ölsünler yeter. Havuçlar da soğanlarla pişerken pilav tenceresine konmak üzere salkım domatesleri 4 e bölüp koyuyorsunuz. Büyük domatesler istiyoruz yemekte.

Küçük salkım domatesleri dörde böldüm. Soğanlarla birlikte pişiyorlar

Dilerseniz daha küçük olarak ta koyabilirsiniz. Tavuğu yıkıyorsunuz, 2 cm lik küpler halinde kesiyorsunuz. Bu arada havuçlar da çevrildi, azıcık pişti. Tavukları da havuçların yanına ekliyorsunuz. onları da arada karıştırıyorsunuz. Domatesler pişerken 1 bardak ama 250 gr lık büyük bardak bulguru süzgüye koyup yıkıyorsunuz. Bu gece benim bulgurdan 2 cmlik saman çıktı. Aman diyeyim gözünüzü açın. Suyu süzülsün diye bırakıyorsunuz. Tavukların üzerine biraz tuz ve biraz karabiber ekliyorsunuz. Pilav için hazırladığımız domateslerimizin üzerine 2 bardak su ekliyoruz. Onlar kaynayana kadar dereotu yıkıyoruz, incecik kıyıyoruz. Kabakların saplarını ve diplerini kesiyorsunuz, yıkıyorsunuz, önce dörde bölüp ardından birer cm kalınlığında kesiyorsunuz. Bu sırada pilavlık suyun içine tuz ve karabiber ekliyorsunuz. Su bu arada kaynamış oluyor. Süzdüğünüz bulguru içine koyuyor ve karıştırıyorsunuz. Tencerenin ağzı açık kaynamasını beklerken, doğradığınız diğer grup dereotunu ve kabağı tavuğa ekleyip elektrikli ısıtıcıda veya çaydanlıkta ısıttığınız biraz sıcak suyu tavuğa ekliyorsunuz. Tencerenin ağzını kapatıp altını kısıyorsunuz.


Yemeğiniz 10 dk sonra hazır. Pişip pişmediğini havuçlardan test edebilirsiniz. En geç onlar pişer.
Pilavın suyu kaynayınca ağzını kapatıp altını kısıyorsunuz. 10 dk sonra o da hazır. Ama pilavın biraz demlenmesi gerekiyor. 5-10 dk beklerseniz mükemmel bir pilav, yenmek üzere hazır tadını içine sindirmiş bir havuçlu kabaklı tavuk yemeğiniz olur..
Bu hafta çok sağlıklı beslendik. Size de afiyet olsun..

Besleyici, sağlıklı tabağımız..


28 Kasım 2011 Pazartesi

Kraker mi deseemm, cips mi deseeemm?? Kısaca atıştırmalık...

Merhaba,

Geçen gün bir baktım aman Tanrım ne kadar çok zaman olmuş bloguma yazmayalı. Biliyorsunuzdur belki aynı zamanda www.kamuoyu.com.tr de ve de uzuncorap.com da yazmaya başladım. Benim gibi zaman yoksulu bir kadın için zorlu bir yol. Ama pek keyifli. Keyif almasam işim ne değil mi? :)

Bu gün geçtiğimiz yazılardan birinde paylaştığım domates sosuyla birlikte yiyebileceğiniz, kendinizin hazırlayabileceği cipsler yapacağız. Ben sağlıklı versiyonunu yaptım. Yani tam buğday unuyla hazırladım. Ama siz isterseniz beyaz unla da yapabilirsiniz.

Bu cipsin başka ve kolay yolu da var o da yufkayla yapmak.. Ama dedim ki kendi kendime, ben zorunu yapayım, kolayını zaten isteyen yapar... di mi ? ;))

Gelelim tarifimize..
Bir hamur hazırlıyoruz. Hamurumuzun içerisinde sadece tam buğday unu, su, tuz ve birazcık zeytinyağı var. Hamuru yoğurduktan sonra içine kekik ve Louisiana biberi ekledim. Siz dilediğiniz baharatı koyabilirsiniz. Güzelce  yoğurun. Homojen bir yüzeyi olsun. Yarım saat kadar dinlendirin. Daha sonra oklava yardımıyla açabildiğiniz kadar ince açın. Haberiniz olsun tam buğday ununu ince açmak zor.. ya da bana zor geldi, bilemem..


Açtığınız yufkadan istediğiniz şekiller kesin. Ben üçgenler kestim. Bunu kesmek için önce uzun şeritler kestim sonra da içlerinden üçgenler çıkarttım. Dilediğiniz şekli yapabilirsiniz.


Güzel, baharatlı bir hamurumuz oldu..

Yufkayı açmaya başladığım zaman tencereye biraz su koyup ateşin üzerine yerleştirdim. Kaynayınca içerisine makarna pişirir gibi tuz attım. Daha sonra da kestiğim üçgenleri bu kaynar suya koydum. Hamurlar önce dibe çöküyor, yüzmeye başladıklarında ise piştiklerini anlıyoruz. Süzerek tencereden aldım, içerisine yağlı kağıt döşediğim tepsiye yerleştirdim. Hepsinin üzerine biraz zeytinyağı gezdirdim. Biraz daha kekik, biraz daha acı biber koydum. Daha önce 180 dereceye ısıttığım fırına yerleştirdim. Yaklaşık 15 dakika sonra hafif kızarmaya başlayınca çıkardım.. Ta taammm.. işte artık bizim de çitos, mitos, çeros ne derseniz deyin cipsimiz oldu.. Yanına domatesli veya yoğurtlu bir sos çok iyi gidebilir. Biz salata ile birlikte yedik.. Hafif güzel bir pazar yemeği oldu.



Fırına girmeye hazır atıştırmalıklarımız..

Pazar keyfimize kestane közleyerek devam ettik. Ne yazık ki fotoğraf çekmeyi unutmuşum. (kendimi kestaneye çok mu kaptırmışım ne? :) ) ama nasıl yaptığımı anlatacağım. Önce evin erkeğinin eline keskin bir küçük bıçak, kestaneler ve kestaneleri koyacağı bir kap verilir. :)) Kestaneler çizilir. Daha sonra ılık suyun içerisinde yarım saat kadar bekletilir. Fırın tepsinize ıslak ıslak kestaneler konur, fırın yakılır ve tepsi de içerisine yerleştirilir. Yani, sıcak fırına koymuyoruz.. Kestane ile fırınlar aynı zamanda ısınıyor. Suda bekletilmiş kestaneler, fırında pişirildikten sonra hele ki cinsi de iyiyse çok kolay soyuluyor. Miis gibi de yeniyor.. Yanına içeceğiniz içkiye siz karar verin.. Ben kestaneden sonra su severim. Artık kola, gazoz gibi glikoz şurubu kaynaklarını içmiyorum. Midem de başım da çok rahat etti.. Bir süre içmeyin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız..

En son görüntüler..

Sevgili kestaneler vee cipslerimiz...

AFİYET OLSUN, SAĞLIK OLSUN, TAT OLSUN...