23 Nisan 2012 Pazartesi

Hindi göğsü pişirme yöntemi..

Geçen hafta talihsiz bir haftaydı.. Erken tanı ile kıyısında durabildiğim bir durum sonunda tuzdan kesinlikle uzak durmam gerektiği (bir süreliğine neyse ki) ortaya çıkınca, bütün yemeklerimizi evde yapmaya başladık.

Yemeklerde tuz kullanmayınca aslında yediğimiz şeylerin gerçek tadını daha iyi anlayabiliyor insan. Çayı kahveyi şekerle içmekten vazgeçtiğimde de aynı şey olmuştu. Önemli olan o yemeğe yakışan tadı, baharatı bulmak..

Tuzla birlikte şeker ve beyaz un da yasaklanınca, bulgur pilavı baş yemeğimiz oldu. Bol soğanlı, domatesli, lezzet versin diye kekikli bulgur pek lezzetli oluyor.. Biraz da karabiber muhteşem yapabilir yemeğinizi..

Hindi göğsünü nasıl pişirelim diye düşünürken, hindi göğsünü yatay olarak ikiye bölerek biraz incelttik. Tavaya biraz yağ koyup (tabii ki zeytinyağı) hindi göğsünün her iki tarafını da tavladık. (yani hafif pembeleştirdik) Bu arada fırını 180 derecede ısıttık. Tavlama bitince, tavayı olduğu gibi (sapına dikkat.. metal saplı olsun..:P :) ) fırının içine koyduk, üzerine taze biberiye ve susamla süsledik. Yaklaşık 10 dakika pişirdikten sonra hindimiz muhteşem bir şekilde pişmişti.. İşte yine kolay bir yemek... işte yine lezzet ve sağlık.. yanına bir de salata.. BUDUR...;)





Afiyet olsun...

15 Nisan 2012 Pazar

İBATECH ve İŞ KADINLARI KONSEYİ İŞ PLATFORMU

Yine bir süredir yazmıyorum farkındayım. Aslında cümleyi yazacak hal kalmıyor şeklinde değiştirsek daha mı iyi olacak nedir..:))

Geçtiğimiz hafta, en boş günümüz pazartesiydi onda da annemin doktoruyla görüşmemiz vardı. %70 kakao oranlı çikolatamızı da hazırladık. Salı günü, cuma günü verilecek ikramlıkların hamurları hazırlanmaya başlandı. Fıstık dolgulu çikolatalar yapıldı ve ÇOCUKLATALAR hazırlandı. Yeni süprizimiz çocuklata... bir sonraki yazımda onu da anlatacağım. Çarşamba günü fırın bütün gün çalıştı, cuma günü yapılacak ikramlıklar hazırlandı, İstanbul a gidecek çikolatalar kutulandı, gidecek eşyalar, notlar toparlandı.. Perşembe sabahı 5 te 7:15 uçağına yetişmek üzere kalktık, uçağımıza bindik ve ver elini İstanbul, İBATECH fuarı... 2 yılda bir düzenlenen pasta ve ekmek teknolojileri fuarı büyüleyici bir yer. Bir sürü yeni ürün, yeni fırın, yeni dolap, yeni insanlar tanıdık. Ablam, Ece ve Emre'yle çok keyifli bir akşam yemeği yedik. Gece 11 30 uçağımız rötar yapınca sabaha karşı 2 30 da eve geldik. Yattığımda saat 3 30 olmuştu. Sabah yine 7 de kalkıp duş yapıp süslenip püslenip İZMİR TİCARET ODASI İŞ KADINLARI KONSEYİ PLATFORMUNA katılmak üzere Hilton'a gittik. Masamızı yerleştirdik.. Ziyaret eden dostlarımıza çikolatalarımızdan ikram ettik. Çocuklata'yı tanıttık.. Canım kızım Gülşah ta bana destek olmaya geldi. Bütün dostlarla birlikteydik, çok yorulduk ama çok eğlendik..

Akşam 8 de eve geldiğimde Şeker hanım beni çok özlemişti. Ben de onu.. kanepede bir uyumuşuz... sabaha kadar.. yatağa geçip uyumaya devam ettik.. uyandığımda öğlendi.. Üniversiteden beri ilk defa 16 saat uyumuşum..:)))

Çok yoğun, çok koşturmacalı ama ÇOK GÜZEL BİR HAFTAYDI...

Dostlar iyi ki varsınız..

Herkese bu kadar güzel haftalar diliyorum..

20 Mart 2012 Salı

Balık Çorbası ve Datça keyfi...:) yine...

Birden Datça'ya gidebileceğimiz ortaya çıktı.. Annemin ilaçlarını ablam veririm deyince bir gecemiz serbest kaldı ve ilk aklıma gelen sevgili arkadaşlarımız Demet ve Barbaros'la Datça da buluşabileceğimiz oldu.. Ama bir pasta teslimimiz vardı. Naapsak ne etsek derken pastayı saat 13 te teslim ettik ve dosdoğru yola çıktık.. Saat 17 30 da Datça'daydık. İlk yaptığımız koşarak pazara gitmekti. Hemen her zamanki amcadan yer fıstığımızı ve susamımızı aldık. Badem için çarşıya gitmek lazım.. Ama önce balıkçı kontrol edilmeli.. Balıkçıda gözlerimize inanamadık koskoca bir lagos bize bakıyor.. Sonra tartılınca ortaya çıktı ki kendileri 5 kilo 800 grammış. Koyacak yer bulamadığımız için almadık ama balığa göz koyduk.:) Gidip bademlerimizi aldık sonra her zamanki otelimize yerleştik. Demet ve Barbaros, Dalaman havaalanına gelecekler ve oradan Emecik köyüne gelmeleri gece yarılarını bulacağı için biraz keyfimize baktık..

Datça'da çok fazla sokakta yaşayan cins köpek var. Sanırım alıp bakamayacaklarını anlayınca sokağa bırakıyorlar. Müthişler ve sevgiye açlar.. neredeyse bütün köpüşleri sevdik ama biriyle aşk yaşadım..:)

nasıl da sakin, nasıl da yumuşak tüylü,nasıl da temiz..

Bana dayandı, benden destek aldı, sanki beni de götür der gibi..

Gece Ilıkkan ailesiyle buluşup, Zehra ve Aslan Kahraman'lara gittik. Elimizde %70 kakaolu bir kutu çikolata ve bize gönderdikleri keçi boynuzu unu ile yapılmış yaban mersinli, üzümlü, tam buğday unlu kurabiyelerimizle... Yoldan gelenlere iyi geldi sanki..

Salep hanımla Barbaros biraz aşk yaşadı..

Evin minik kedisi Salep 6 aylık bile olmadan hamile kalmış. Umarım sağlıkla bebişlerini doğurur.. Sohbet gecenin yarısını çok geçene kadar devam etti. Sabah erken kalkılıp kahvaltıya gelineceği için biz Datça'daki otelimize geri döndük. Sabah dosdoğru balıkçıya gittik. Balıkçı arkadaşı 1 saat kadar bekledik. Küçük yerleri seviyorum. Adam gelmiş, dükkanı açmış, anahtarı kapının üzerinde bırakmış, balık almaya gitmiş. Al git balığı kimse birşey demeyecek..Balığımızı temizlediler, yoldaki fırından tam buğday ekmeğimizi, tansaştan organik tam buğday unumuzu ve mayamızı aldık ve kahvaltının sonuna yetiştik..

Balığımız temizleniyor..

Peynir dışındaki herşeyin evde yapıldığı bir kahvaltıdan sonra özlemler giderilmeye devam etti.. Ben bir ara (kaşla göz arasında) ekmeği mayaladım. Akşam üzeri balığın yanında taze sıcak çapati yemek hoş olur diye düşünmüştüm.

Zehra ve ben nereye mi bakıyoruz??

Masanın altında yaşayıp her daim aç olan ve duygu sömürüsü yapan Poyraz'a bakıyoruz tabii ki..

Sonunda gelen baharla birlikte her yerden fışkırmış çiçekler, bademler, marullar, maydonozlar inanılmazdı.. Soluğu deniz kıyısında aldık. Uzuun bir yürüyüş yaptık.
Deniz de nasıl yüzülesiydi..

Balığı pişirmek uzun sürebilir diye  eve geri döndük. Ekmeğimiz mayalanmıştı.. Balıkla hatıra fotoğrafları çekildikten sonra Atilla, balığa girişti. Balığın başını ve yanaklarını bize verdi. Koskoca bir tencereye su ve balık kafasını, yanaklarını koyduk. İçine bir avuç tane karabiber, 4 küçük dörde bölünmüş soğan, 2 halka halka doğranmış havuç, 1 limon suyu, limonun kabukları, birazcık zeytinyağı, 4 tane taze koparılmış defne yaprağı ve deniz tuzu ekleyip ateşe koyduk. Kaynamaya bıraktık.

Barbaros'un tuttuğu (!) :P 100 kiloluk lagos..

Ekmekleri küçük küçük yuvarlaklar haline getirip sonra da 4-5 mm kalınlığında açıp teflon tavada pişirmeye başladık. Atilla dışarıda lagosu şiş haline getirip, bir lagos, bir defne şeklinde şişe dizmekteydi.
Çok çalıştı çookk..


Balık çorbasında havuçlar piştikten, suyun balıkla bütünleşmesi için biraz daha bekledik.Balığın suyunu başka bir tencereye süzdük. Balığı elimiz yana yana ayıkladık, balığın süzdüğümüz suyunun içine ekledik. Biraz daha limon ve tuz ekledik. Tekrar ateşe koyduk kaynamasını beklerken bir buket :) maydanozu hafifçe kıyarak ekledik. Bir taşım daha kaynadı ve işte hazıırr..

ee Candan da sofrayı kurdu, servis yaptı..

Keyifli sohbetler, güzel dostlarla sıcak sıcak açık havada, güneşin batmadan önceki son ışıltıları içinde çorbamızı içtik ve lagos şişlerimizi yedik.

Sizi seviyorum dostlarım..

Hayat dostlarla güzel... Güzellikleri tatlandırmanın bir yolu da güzel sofralardan geçiyor..

Afiyet olsun, hep sağlıkla, hep mutlu kalın..

11 Mart 2012 Pazar

Çorbaaa....


Yok, tamam anladım artık bu yıl kış bitmeyecek... Ne kış bitecek, ne kar, ne yağmur, ne de grip, öksürük, nezle...

Bu yıl geçirdiğim gribi 20 yıldır geçirmemiştim. Neyse iyileştik derken bir öksürük musallat oldu.. Kurtul kurtulabilirsen.. Tam geçti derken bugün Gümüldür'de tahminlerin ötesinde soğukla karşılaşınca yine başladı.. Eve gelir gelmez ne yaptım dersiniz? Tabii ki çoorbaa.... Hem de sadece 10 dakikada..

Gümüldür'de ev kapalı kaldığı için çoook soğuktu.. Evin akarı kokarı var mı diye baktık, balkon ve terasları yıkadık temizledik.. Sarmaşıklarımızı budadık, sonra çay yaptık, kahve yaptık, ıvır zıvırlarla yedik.. Menderes'ten aldığımız tam buğday ekmeği ve kars kaşar peyniri ile karnımızı doyurduk..


Yağmur yağmaya başlayınca yazlıkta bulduğumuz şemsiyeleri kapıp deniz kıyısında yürüdük biraz.. Ama ben üşüyünce döndük..

Annem annem..:)

Gelelim çorbamıza..
Çorbamızın adı,  Zekiye Hanım Çorbası.. Zekiye Hanım, yeğenim Ece’ye bakan pek becerikli bir hanımdı. Çok ta güzel yemek yapardı. Zekiye Hanım çorbası, terbiyeli arpa şehriye çorbasından başka bir şey değil. Ama çook kolay ve çoook lezzetli..

Malzemelerimiz;

Arpa şehriye
1 yumurta
Sızma zeytinyağı
Yarım limon suyu
Tuz
Karabiber

Yapılışına gelince; bir orta boy tencereye 1 tahta kaşık dolusu veya yarım çay bardağı kadar sızma zeytinyağını koyup ateşe oturtun. İçine bütün çorba için kullanacağınız 1/3 paket arpa şehriyenin yarısını koyun. (iki kişilik bir ölçü bu..) Çevire çevire kavurun. Başından ayrılmayın hemen yanar, süprizlidir..:) rengi dönmeye başladığında içine su ekleyin, mesela 2 su bardağı kadar su yeterli. Üzülmeyin çok sulu olursa kaynatırsınız, az sulu olursa da su ilave edersiniz. Dert değil yani..:) Tencerenizin kapağını kapatın, başından çok ayrılmadan, yani gözünüzün ucuyla kontrol ederek kaynamasını bekleyin. Kaynayınca içine kalan arpa şehriyeyi ekleyin, tuzunuzu  ve azıcık ta karabiberinizi koyun. Ağzını tam kapatmadan kapağı yerleştirin ve ara ara karıştırarak arpa şehriyenin pişmesini bekleyin. Yaklaşık 8-9 dakika yetecektir. Ateşiniz de orta hararette olsun. Şehriyenin pişmesine yakın, yumurtanızın sarısıyla beyazını ayırın.


Ayrılmış yumurta sarısı ve limon suyu..


Önce yumurta çırpılacak, daha sonra limon suyu eklenecek.. eklenirken de çırpılmaya devam edilecek..

 Beyaz hiç kalmasın. Yoksa, pişer ve çorbanın içinde beyaz beyaz yüzer ve benim gibi bir çocuğunuz varsa çorbayı içmemek için bu beyazları bahane edebilir. Yumurtanın sarısını güzelce çırpın, içine azar azar limon suyunu ekleyerek çırpmaya devam edin. Daha sonra bu karışımın içine çorbanın suyundan bir kaşık ekleyin, böylece yumurtanızın kesilmesini engellemiş, biraz ılıtmış olursunuz. Daha sonra azıcık yumurtalı, limonlu karışımı çorbaya koyun. İkisini birbirine tanıştırdıktan sonra bütün yumurtayı içine ekleyin. Karıştırın. 2 dakika daha pişmesini bekleyin.. Yaşasıınnn çorbamız hazır.. Üzerine acıbiber mi serpersiniz, ince ince maydonoz mu doğrarsınız, yoksa benim gibi sade mi seversiniz onu bilemem ama az malzeme ile muhteşem bir çorba oluyor..

Afiyet Olsun..


29 Şubat 2012 Çarşamba

Taze Tereyağı Yapıyoruz....

Uzunca bir süre sonra sizlerle birlikteyim...   Hastalıklar, gelenler, gidenler, işler, güçler, güç gelenler, güç gidenler.... kısacası yoğunduk ...

Artık bloğuma yazmayı özledim dedim bugün Atillamuya.. Boştuk ta bugün.. haydi hep aklımızda olan birşeyi yapalım dedik.. vee TEREYAĞI YAPTIK... vallahi de billahi de yaptık..:)))


Benim bu katkı maddelerine olan düşmanlığım sonunda kendi tereyağımızı yapmaya kadar vardı anlayacağınız. Satın aldığımız bütün kremaların üzerlerinde süt yağı yazısının yanında bir takım rakamlar vardı. Yani, bayatlamasın diye bazı koruyucular eklemişler. Büyük bir hayal kırıklığı yaşandı tabii.. veee azmin elinden yine uçanla kaçan kurtuldu.. Üzerinde sadece süt kreması yazan krema PINAR marka taze kremaydı. Pınar krema açıldıktan sonra 2 gün içinde bozulmasına karşın, diğer kremalar 1 hafta kadar dayanıyordu. Nedenini araştırırken koruyucularla tanıştık. :( Aynı şekilde tereyağların üzerlerinde de bazı katkılar görüyorduk. Biz de Pınar marka kremadan tereyağı yapmaya karar verdik. Üstelik çok kolay oldu..

Kremadaki yağı katı hale getirmek için çırpmamız gerektiğini biliyorduk da, neyle çırpalım ona karar veremedik. Önce blendera koyduk. Krem şanti kıvamına geldi, baktık kesilmiyor, canımız, ciğerimiz, mutfağımızın merkezi KİTCHENAİD miksera aktardık. Başladık çırpmaya.. çırptık.. çırptık.. yani kitchenaid çırptı, çırptı.. :) biraz pütür pütür oldu.. biraz sulandı... merakla başında beklerken fotoğraf çekmeyi unuttuk. Sonra aniden ses değişti bir baktık ki çırpıcı ucun içinde bizim güzel tereyağı...:)) heyoo oldu işte.. ama tadı nasıl acaba diye de meraktan ölüyoruz.. Bir de fireyi merak ediyoruz. Hemen süzdük. Arta kalan su, yani pardon bir çeşit süt çünkü çok lezzetli başka birşeyde kullanılmak üzere tadıldı ve saklandı. Ortaya çıkan tereyağımızı tarttık.. 400 gr kremadan 200 gr tereyağı elde etmişiz. Yani % 50 fire. Az değil. Peki lezzeti?? ben tereyağını yağlı kağıda alıp, elimi sürmeden kağıtla biraz sıkıştırdım. Biraz daha su çıktı. Hemen bir dilim ekmek kızarttık, tereyağımızı ekmeğimize sürdük.. Bu güne kadar yediğim en TAZE, en LEZZETLİ  ve KATKISIZ tereyağını yapmış olduk..


Haydi hemen sizde deneyin.. Çok güzel oluyor, yok ben yapmam diyorsanız, biz sizin için de yaparız, çünkü bundan sonra tereyağımızı kendimiz yapacağız....

ÇOK LEZZETLİ VE ÇOOOK TAZEEEE....

8 Ocak 2012 Pazar

Sonunda ayva ile yemek yaptım...

Yıllardır hep tariflerde görürüm, ayva ile yapılan et yemekleri hep ilgimi çeker.. Yarın yapacağımız ayvalı biscottiler için aldığımız ayvayı görünce yemeğin içine havuç koymaktan vazgeçtim. Bir parça incik aldık. İnciği yıkadım, döküm tencerenin içerisine yerleştirdim.


Bir tane ayvayı lokmalık parçalar halinde kestim ama elbette önce kabuğunu soydum. Datça'da Demet'lerin ve Zehra'ların tarlasından topladığımız domateslerden 2 tane yeşilinden, 2 tane de pembelerinden seçtim. Yeşilleri yine lokmalık halde kesip tencereye ilave ettim.



 Tuz, tane karabiber, biraz da iri çekilmiş karabiber ve zeytinyağı ekledim. Azıcık ta su koydum. Ayva pek sulu çıkmadı çünkü. Bir sarımsağı ve bir soğanı da iri iri doğrayıp ekledim. Sarımsağı doğramadım bile.. Bıcağın yanıyla ezdim ve ekledim.




Hepsini karıştırdım. Niyetim ocakta pişirmekti. Ama evde alüminyum folyo kalmamış. Tencerenin ağzını kapatmak lazım... ee neyle yapılacak???? Bir tv programında gördüğüm hamur geldi aklıma. Hemen un ve su ile sade bir hamur yaptım. Hamuru önce elimle yuvarlayarak uzun silindir haline getirdim, sonra da merdane ile açtım ve tencerenin ağzının kenarına kapattım. Ama artık ocakta pişiremezdim. Hemen fırın 180 dereceye ayarlanarak yaktım. Tencere de ısınmasını bile beklemeden fırına koydum.




Bu arada diğer pembe domatesler küçük küçük doğradım. Bir tencereye koydum, 2 yemek kaşığı kadar zeytinyağı ekledim, orta ateşte pişmek üzere ocağın üzerine koydum. Başka bir yerde 1 su bardağı pirinç yıkadım ve süzdüm. Domatesler pişince (hatta biraz ölünce :)) ) içerisine 1.5 bardak su koydum. Su kaynayınca pirinçlerimi ilave ettim, altını kıstım, kapağını kapattım ve saatimi 10 dk. ya kurdum. 10 dk sonra pilavımın üzeri gözgöz olmuştu. Altını kapattım, üzerine kağıt havlu koyup kapağı tekrar kapatıp demlenmesini bekledim. Böylece etin yanına yiyeceğimiz pilavımız (hemde kendimizin pembeleştirdiği domatesli) et pişene kadar demlenecek ve dinlenecekti.



İki saat sonra fırından eti çıkardık. Kenarındaki hamuru kırdık. İçinden muhteşem bir yemek çıktı. Kendi buharında pişmiş domatesler, ayvalar ve tabii ki incik...
Değişik iki lezzet.. denemenizi öneririm. Afiyet olsun..



13 Aralık 2011 Salı

Muhteşem haftasonu...

Geçen günler çok yoğundu. Hem mimarlık işleri hem ipeksi tatlar çok yoğundu. Bir yandan üç doktor arkadaşımın açacağı kliniği yetiştirirken, bir yandan da yeni tatlar yaratıyor, diğer yandan da eski tatları yeni dostlara tattırmaya uğraşırken, araya annemin de tansiyon vs doktorluk işleri girince migrenim 3 yıllık atağını yaptı ve beni yerden yere vurdu.. Baş dönmesi maceramız yeniden başladı. Neyse, bu kadar hastalık, iş, güç derken yorgunluğumuz en yüksek haline ulaştı. İmdadımıza Demet ve Barbaros yetişti. Datça'da yerleşme çabaları sürerken aralıklarla İstanbul'dan Datça'ya kaçıyorlar.. Kaçarken bize de haber verdiler veee bütün işlerimizi ayarlayarak cumartesi sabahı Datça'ya doğru yola çıktık. Onlar gece varacakları için gündüzümüz bizimdi. Cumartesi günü Datça'nın pazarı. Önümüzde de yılbaşı çikolataları var eh bu durum değerlendirilmez mi? Datça'ya varır varmaz önce Zekeriya sofrasında güzelce yemeğimizi yedik. Sonra da pazara daldık. Pazarda ilk gördüğümüz taptaze barbun balıklarıydı. Ama bir sorunumuz vardı, balığı nerede pişirecektik???? balığı almadan geçtik. Pazardan, fıstık ve mandalina aldık. Kooperatifleri dolaşarak Sıra bademi mi, ak badem mi yoksa nurlu badem mi alsak diye karar vermeye çalıştık ve elbette nurlu badem denen bademden ve yerel ak bademden aldık.. Pazardaki dil muhteşemdi. Satıcılar köylü teyzeler ve amcalardı. Çok sıcak insanlar...

Burukule :))))


Domatizzz ..:))


Bademler, incirler, fasulyeler..

Deniz dümdüz, pırıl pırıldı. Denize karşı güzeeel bir kahve içip gevşedik. Bir sürü kedi sevdik. Ardından da kalacak yerimizi ayarlayalım dedik. En iyi gibi duran otele yer var mı dedik, sadece apart bir odaları kalmış. Hehehe birden bizim bir mutfağımız oldu. Bunun farkına vardığımızda güle oynaya odamızı tuttuk. Odamız deniz manzaralı, bir oda, bir salon, bir MUTFAK  ve bir banyodan oluşuyordu. Odaya yerleşir yerleşmez hemen pazara geri döndük.

Deniz görünce deli kadın naapar??? yeeeeeaaayy diye zıplar.. :))
Benden hangi kedi kurtulmuş acaba?

Nazlı'nın en bi birinci kedisi, benim aşkım Banji'nin kuzeniyle karşılaştık..:))

Balığımızı ve salata malzemelerimizi aldık. Böylece mutfaktan çıktığımız bir hafta sonu da yine mutfaktaydık. Balığımız ve şarabımız pek güzeldi. Gece yarısı Demet ve Barbaros ile buluştuk. Onlar bizi dostları Zehra ve Aslan'la tanıştırdılar. Zehralarda Şaşkın, Poyraz ve Saleple tanıştık. Rozi hanım, lütfedip gelmedi yanımıza.. Bize daha önce gönderdikleri keçiboynuzu unuyla yaptığımız kurabiyelerden götürmüştük. Gece atıştırması oldu.

Keyifli bir iki saatten sonra otelimize dönüp, kafayı yastığa koyar koymaz uyumuşuz. Sabah Atilla, o günün yemeği için balıkçılara gitmek üzere erkenden çıktı. Yine barbun bulmuş. Tazecik..

Aslan'ın kaktüsleri...

Çevremizde Poyraz ve Şaşkın...

Kahvaltı sonrası keyif.. Gözüme batan bişi nedeniyle güneşten korunayım diye güneşe ve manzaraya arkamı döndürdüler..:(

Bizim misafir perver ekiple buluştuk. Muhteşem bir kahvaltı yaptık. Üzerine en yakın karayolunun 10-15 km mesafede olduğu tarla ve bahçelerine gittik. Passion fruittan, kabağa, zeytinden, papayaya herşey ekmişler. Henüz hepsi bebek. Ama 2 yıl sonra muhteşem olacaklar. Biber, patlıcan, turşuluk domates topladık. Tatlı kabaklarımızı da aldıktan sonra yukarı bahçeye çıktık. Esas muzlarımız buradaydı. Atilla muzu görür görmez muz yapraklarından kesmeye başladı. Sonra da bir hevenk muz kestik. Henüz yemyeşil ama 1 hafta sonra sararmaya sonra da tatlanmaya başlayacakmış. Yeni yılda tatlı muzlarımız olacak yani..:))

Papaya bitkisi ...

Son biberler, patlıcanlar ve yeşil domatesler tek tek toplanıyor..

Acıkınca eve geri döndük, ısırgan ve radikadan labne peyniriyle birlikte muhteşem bir kavurma pişirdi Zehra. Aslan, mangalı yaktı, ben havuç salatası yaptım, Demet kavurmaya yardım etti. Atilla muz yapraklarının içine balıkları koydu ve sardı. Barbaros, Atillaya yardım etti. Böylece muhteşem bir soframız oldu.

Muzun içerisine sarılmayı bekleyen barbun balığımız.. soğan, sarımsak ve zeytinyağı ile tatlandırılmış..

Sayın Profesörümüz Barbarosumuz mangal sorumlusu oldu..

Salep hanım, güneşe Zehra'nın kucağında çıkıyor.. Şaşkın dan pek korkuyor..

Sohbete dur durak yok..

Bütün kılçıkları ve kafaları Poyraz ve Şaşkın yedi. Hava lokum gibiydi, sohbet sofradan tatlıydı. Ama biz ayrılmak zorundaydık... Bütün (eski ve yeni) dostlarımızı öptük, vedalaştık..

Muhteşem bir haftasonuydu. Dinlenmiş ve enerjik bir şekilde yeni haftaya başladık.. Keşke her haftasonumuz böyle olsa........

Sizin de benim gibi dostlarınızın olması dileğiyle, sağlık ve tatla kalın...